24 Nisan 2011 Pazar

French Lieutenant's Woman (Fransız Teğmenin Kadını) - Karel Reisz

izleyicinin konumumu sürekli değiştiren bir film. yüce aşk, romantik aşk meselesini  durmadan yıkıyor. film bütünüyle jouissance üzerine kurulu. "hayır, onlar gibi olmak istemiyorum. benim nasıl bir özgürlüğe sahip olduğumu bilmiyorlar. onlar gibi olmaktansa sefalet içinde, toplumun dışında yaşarım, daha iyi.” sarah, denize bakan ıssız ağaçlıklara gitmeden edemiyor,  viktoryen ingilteresinde bir kadın tek başına gitiğinde bütün kara parçalarından kovulacağı yerler. arzu ve jouissance.  ancak arzu nesnesine ulaştıktan, sevdiği adamı toplum denen şeyden kopardıktan sonra kadının hayatını kurması, denize bakan, üç tarafı açık, resim yapabildiği bir odada hayatını istediği gibi bezeyebilmesi ne ilginç. sanki kendi sefilliğini, yalnızlığını, toplum dışılığını başkasına devrettikten, bulaştırdıktan sonra yolunu bulmuş gibi. 

filmdeki en temel imge deniz. ve deniz imgesinin bütün halleri de yine sarah'la ilişkili. sarah'nın vazgeçemediği, çevresinde dönüp durduğu, onsuz yapamadığı, ona doğru çekildiği şey deniz. fırtınalı bir denizde iskelenin ucunda duruyor. atlayacak gibi sanki. tek başına ya da charles'la buluşmak için gittiği orman da yine deniz kenarında. filmin sonunda odası denize bakıyor,  perde filan  da yok ve denizi kucaklıyor. charles'ın sarah’ın yaşadığı yerden haberdar olması da yine deniz kenarında vuku buluyor. önceleri sarah’nın yaptığı gibi, adam da yüzünde derin bir acıyla denize bakarak geçirmeye başlıyor hayatını. ve filmin sonu. charles ile sarah denizde sandalla bir tünelden geçiyorlar. mutlular. denizlere açılacaklar. bir an yalnız kaldılar. artık seyretmek yok, denizdeler işte.

karadan denize, denizden karaya bakmak. deniz, gündüz ile gecenin, gündelik hayatın, dilin, dostluğun, ailenin, sokakların, ritüellerin dışında kalıp bunları -kara parçalarını-  birbirine bağlayan şey. hem hayatın kaynağı, hem de insanı yutabilecek bir şey. denizde boğulabiliriz, tehlikeli deniz yaratıkları tarafından öldürülebiliriz. okyanusları yüzerek geçemeyiz örneğin. bilinçdışı gibi. tıpkı. toplumdışı olması da öyle bir şey. moby dick'i analım: insan asla tam olarak evcilleştiremez denizi. kara, evcilleştirilebilir oysa (sokakta yürüdüğümüz gibi yüzemeyiz denizde). sarah’‘özgürüm işte, sürtük gibi davranmak, gitmiş, beni terk etmiş birine aşıkmış gibi yapmak, inadına yuva, hayat kurmamak bana bu özgürlüğü sağlıyor” dediğinde ise denizden konuşuyor. kara, toplumun yeri, deniz ise bireyin. karada kaybolmayız, ama denizde kaybolacağımız kesidir.. sarah’ın evi deniz. denizi özlüyor. kaybolmayı.

evet, boşuna resim yapmıyor sarah. resim yapmak dışındaki dünyayı kendine katmak, yüreğinle görüp yeniden yaratmak demek. gördüğün şeyi çizdiğin anda artık o senin bir parçan oluyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder