ruhu fakirleştiren, insandan çekip alarak kendini besleyen vampirvari şeylerden söz edebiliyorsak eğer (korku gibi, kaygı gibi), ruhu besleyen, özgürleştiren, zenginleştiren şeylerden de bahsedebilir miyiz? film, anlatmak istediği şeyi, insanın insanı -doğayı- aştığı noktayı insanın eksildiği nokta -insanın kitleye geri çekildiği nokta- üzerinden anlatıyor, ama bu "üzerinden" kelimesine de aynı muameleyi yapmak gerek.
korku ruhu kemirir. fassbinder bu filmi için "akla seslenen melodram" gibi bir ifade kullanmış. "mutluluk her zaman keyifli değildir" gibi beylik bir önermeyle geliyor film ve biz de ne demek istediğini merak ediyoruz. filmin henüz başlangıcında önermesini açık edip bu önermenin altını nasıl dolduracağına dair bizi merak ettirmesi tıpkı filmin patlayan renkleri gibi. önce bir şey söylüyor, sonra da onu patlayan renk haline sokuyor. önermesi mutluluk gibi kaygan bir şey olduğu için oldukça da manidar bir yöntem bu. aynı görüntü üzerinden ırkçılığı ve mutuzluğu anlatmayı deniyor, patlayan, parlayan renklerle. burada durmayacak elbette, mutluluktan yola çıktı ya, önce mutsuzluğun kökenlerini ırkçılıkta arayacak, bu mutsuzluk tam da ırkçılık karşıtlığına dönüştükten sonra ise mutlulukğ ırkçılığa dönüştürecek. kendini çokça açık etmeyen bir boşluk. hadi ruhu anladık da, hangi korku diye düşünüyor insan, onun hatırına seyrediyor. kim korktu filmde? yoksa ben mi yalnızca?
ali’nin memleketinden göç ettiğinde isminin kısalması gibi hayatı da kısalıp azalmış. kırk harfli bir isim üç harfe inmiş. benliği, hayatta kapladığı alan da öyle. ailenin en küçük çocuğu, beş kızdan sonra dünyaya gelmiş, babası develerin üzerinde gezen ali, altı kişiyle daracık bir odada yaşayan, bütün gün araba altlarında sürünen ali olmuş.
akla seslenen bir melodram. bir melodrama ait olabilecek her şey var filmde, baş aşağı çevrilmiş biçimde ama. insani ve evrensel bir şey gösterme iddiasındaymış gibi film, işte bu gördükleriniz insan sınıfına mensuplar ve yalnızlar ve dokunmak ve konuşmak istiyorlar der gibi. iyi ruhlar bunlar, dışarıdaki dünya kötü, mutlu olmalarına izin vermiyor. erkek güçlü, kadınsa melek gibi. örgünün tamamını değiştiren tek bir farkla tabi: kadın yaşlı, yorgun, hasta, üstelik hiçbir melodramda bağışlanmayacak bir yoksunluğu var: çirkin bir kadın. adam ise sosyal anlamda iktidarsız bir göçmen. hiçbir şeyin yanıtını verme ihtiyacını da hissetmiyor film, bu anlamda soru da sormuyor, her şey lap lap lap. yine de her şeyin cart renler gibi patlamasına, karakterlerin davranışlarının tüm lömbür lömbürlüğüne rağmen ali’nin de emmy’nin de ciğerini biliyoruz. ‘hitleri’i duydun mu?’ ‘duydum’. başkalarının pisliklerini temizleyen temizlikçi emmy’le pis olduğu farz edilen, milliyetiyle insanların midelerini ağızlarına getiren ali. ismini kaybetmiş, ama ben demek yerine kendinden adıyla bahseden ali. hitler’e sempati besleyip hitler’in ne olduğunu bilmeyen, onu büyük adam olarak gören emmy. hitler'e sempatisiyle değil, yalnızlığını kitleye devredebildiği, böylesi işine geldiği noktada ırkçılıktan nasibini aldığını fark ettiğimiz emmy. sıradan faşizm nedir’in filmini yapmış fassbinder. ırkçılık bir kez kök salmışsa, bazı insanların ‘ben burada insandan azım, adımdan azım' şeklinde hissedebildikleri bir yerdeysek –20. yüzyılda bundan nasibini hiç almamış bir yer kalmış mıdır acaba?- ilkesel bir şey olmaktan çıkıyor faşizm, ahlaki bir durum değil, mesela yoz bir ahlak falan değil. (bu noktada zaten emmy’nin ali’yi evine davet etmesi, daha sonra onunla evlenmesi bunun ahlaki bir durum olmadığını gösteriyor). düpedüz çıkarlarla ilgili bir şey. ‘ben üstünüm’ deme hali. çıkarlar devreye girdiği anda ertelenebilir bir şey. işkencecilerin aynı zamanda iyi aile babası olabilmeleri gibi, oysaki kötülükleri suratlarınndan okunan canavar olmalarını, alien’dan fırlamış gibi dolaşmalarını tercih ederdik, böylelikle kendimizle kötülük arasına gönül rahatlığıyla mesafe koyabilirdik.
yine de neden korku ruhu kemirir? ruhu kemiren korku mudur? emmy’nin korkusu bu mu?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder