oedipus bir erkek hikâyesiydi. ioakaste, bir konumdan, öylelazımgelir diye getirilen bir taşıyıcıdan öte bir şey değildi. olan biten, onun trajedisi değildi, trajediye neden olan şeydi o, bir boşluğu dolduran bir isimden ibaretti.
oedipus hikâyesi çok anlatıldı. hamlet'ten karamazov'a, shining'den psycho'ya kadar insan olmanın, dünyaya gelmenin, birilerinin veledi olmanın, veledi olduklarımıza mahkûm ve muhtaç olmanın, onların kaderimiz olmasının, önce anamızın karnından, sonra da kucağından; yani cennetimizden kopmak zorunda kalmanın, temel yaramızın, kısacası insan olmanın bu temel hikâyesi edebiyatta da sinemada da hayli kurcalandı, yeniden ve yeniden deşildi.
ama hiçbir öyküde -en azından benim bildiğim kadarıyla- insan olmanın bu temel hikâyesi iokaste'ye ait olmadı, onun gözünden anlatılmadı, iokaste merkeze yerleştirilmedi.
incendies bunu yapıyor işte. bu yüzden de, -iddia etmek istiyorum ki- sinema tarihinin en önemli ve büyük filmlerinden. nawal, trajediyi, trajedisini bizzat yüzünde taşıyor ve tıpkı oedipus'un annesiyle evlendiğini öğrendikten sonra gözlerini oyması gibi, o da oğlu tarafından tecavüze uğradığını ve oğlunun çocuklarını doğurduğunu öğrendikten sonra sesini yitiriyor. dahası, yalnızca kendisinin değil, o irin dolu coğrafyanın, acının, kanın ve yaranın ortadoğusunun da trajedisinin bu olduğunu, izlediğimiz öykünün oradaki acıya dair ipuçları taşıdığını ima ediyor film. ılgın'ın deyimiyle, nawal'ın yüzü ortadoğunun yüzü gibi.
ve elbette, hayatı anlattığından olsa gerek, tüm oedipus hikâyeleri gibi bu da bir yolculuk hikâyesi. oğlunu arayıp da tecavüzcünü bulmanın, kardeşini arayıp da babanı bulmanın, bulmaz olaydım, keşke yalanla yaşasaydım demenin hikâyesi.
trajedide suçlu yoktur. suçlu yoktur, çünkü suçtan başka bir şey yoktur. insan olmak başlı başına bir suç haline gelmiştir. iradeyle kader arasındaki sınır ortadan kalkmıştır. başa gelir, ama çekilmez.