Salo, Mussolini’nin son kalesi olan Salo Cumhuriyeti’nde dört elit faşistin köyden özenle seçtikleri dokuz kız ve erkeğe yaptıkları cinsel işkenceleri anlatır. Sade’nin Sodom’un 120 günü başlıklı kitabının uyarlaması olan film, baş aşağı çevrilmiş bir porno film gibidir. Film boyunca çıplak ve genç bedenleri, cinsel birleşmeleri görüp, deneyimli fahişelerin ağzından erotik hikâyeler dinleriz ama bu mahrem içerikle cinsel iştahımızın kabarması bir yana, cinsel varlıklar olduğumuzu dahi inkâr etmek isteriz. Kurbanla muktedirin birbirine karıştığı bu dünyada ne onlardan biriyle özdeşleşebilmemiz mümkündür, ne de bu dünyayla aramıza mesafe yerleştirebilmemiz, olan bitenin bizim dışımızdaki bir dünyaya ait olduğunu düşünebilmemiz. Kendi odamızda değil, filmdeki odanın ortasındayızdır biz de, üstelik çırılçıplağızdır ve hangi tarafta olduğumuz bile belli değildir. Bir taraf varsa tabii.
Filmin stratejisi basittir: bizi en mahrem yerimizden; cinselliğimizden vurur. Dışarıda kalabilmemiz, yukarıdan bakabilmemiz, olan biten karşısında vahşetten, insanlık dışılıktan dem vurabilmemiz, hissettiğimiz yıkıcılığı göz yaşlarıyla bedenimizden uzaklaştırabilmemiz böylelikle imkânsızlaşır. Bu vahşet, insanlık dışılık bizzat en mahrem noktamıza, hayatın da ölümün de çekirdeği olan cinselliğe yerleştirilmiştir çünkü. Film şöyle der gibidir: “Faşizmi izlemek mi istemiştiniz? Önden buyrun.” Faşizmden dışarıya açılan bütün kapılara kilit vurup bütün pencerelere çiviler çakarak kapkara bir karanlıkta anlatır hikâyesini. Kaçış yoktur; en küçük bir rahatlamaya, nefes almaya izin vermez film. Kurbanlar, örneğin hislerimize tercüman olmazlar: direnmek bir yana, muktedirlerle işbirliği içindedirler. Direnseler, kolayca yere serebilecekleri o gözü dönmüş adamlara ruhlarını ve bedenlerini, dışkılarını ve bekaretlerini, acılarını ve işbirliklerini vermeseler bir nebze olsun rahatlayabilir, faşizme ve tahakküme lanet okuyabilir, insanlığın o illetten kurtulduğunu düşünüp rahatlayabilir, bu faşizm denen şeyin başka zamanlarda başka insanların başına gelmiş talihsiz bir hastalık, bir anomali olduğuna hükmedebilir, doğru yerde doğru hayatları yaşayan normal bireyler olarak hayatımıza kaldığımız yerden devam edebilirdik. Ama Salo, en mahrem yerimizi; cinselliğimizi sakatlayarak arı tahakkümün, süzülmüş faşizmin dışında kalmamızı, öznelliğimizi de nesnelliğimizi de korumamızı imkânsız hale getirir.
“Faşizmi seyretmek mi istemiştiniz? Buyrun.” Öyleyse ellerinize kan bulaşmalı biraz, gözünüz oyulmalı, akşam yemeğinde dışkıya ne dersiniz? Ya da içine jilet konmuş bir somun ekmeğe? Önce erotik bir hikâye olarak ana katlini ya da içeriye fare konduktan sonra vajinası dikilen kızı dinleyelim.
Evet, radikal bir film Salo, kirle cilalanmış bir dünyayı anlatırken ellerini kirletmekten çekinmeyen, kötülüğü ancak bizzat kötü olmayı göze alarak anlatabileceğini, ellerini kirletmeden temiz kalamayacağını bilen, kendisini anlattığı şeyin dışına yerleştirmeyen, merhamet ya da vicdan denen şeyin ufak bir hamleyle tam da karşıtına hizmet edebileceğini bilen bir film. Bu yüzden pek çok ülkede yasaklanmış, ki bazılarında hâlâ yasaklı. Yönetmeni Pasolini, çok değil, filmi tamamlamasından yalnızca 15 gün sonra, faşistlerin bunu yapmadığı takdirde ailesini öldürmekle tehdit ettikleri 17 yaşında bir çocuk tarafından arabayla defalarca çiğnenerek öldürülür.
Salo'ya kardeş lazım. Aşkı da faşizme benzeterek anlatan bir film izlemeyi çok isterdim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder